Toplumsal Çürümenin Gölgesinde Çocuklar*

 *Bu ropörtajın tamamı Fikir Gazetesi'nde yayınlanmıştır.


Psikoterapist Eda Pınar’a Türkiye nüfusunun geneli düşünüldüğünde, çocukların doğumlarından eğitim süreçlerine varan süreçte ne tür zorluklarla karşılaştıklarını sorduk. Sorunun “Türkiye” ile başlamasının kültürel duyarlılık açısından sevindirici olduğunu belirterek söze başlayan Pınar, şunları ekledi:

“Geleneksel psikoloji ve pedagoji anlayışında çocukların gelişimleri kültürün değişkenliğine rahmet okutur derecede görmezden geliniyor ve belli normlar etrafında ‘eşit’ ve ‘evre’lerle anılıyor. Oysa çocuk gelişimi kültürel formasyonlar ve toplumun geçirdiği süreçlerden/dönüşümlerden azade değil. Bir çocuğun doğumundan öğrenim sürecine giden yol ise başladığı yere dönmek durumunda bana kalırsa. Yani doğuma. Çünkü öğrenme doğumla başlıyor. Eğitim ise çok daha kapsamlı bir süreç. Şimdilik sorunun çerçevesine bağlı kalmayı umarak çocukların ‘okul’lu yaşantıya geçiş süreçlerinden söz etmenin yararlı olacağı kanaatindeyim. Bir çocuğun anne rahmine düşme serüveni ile başlıyor hikâye. Annenin karnında geçirdiği süre, annenin sosyo-ekonomik süreci, duygusal hikâyesi, kendi kişisel büyüme sürecine eşlik eden özdeşimler ile hâlihazırdaki bağlantısı ve içinde yaşadığı toplumun geçirdiği sosyo-politik sürecin tamamı çocuğun dünyaya gelme biçimini belirliyor esasen.”

“ÇOCUĞA AYRILAN EMEK-ZAMAN EŞİT DEĞİL”

Türkiye’de çocukların okullanma süreçlerine geçişlerinde toplumsal politikaların yarattığı sınırlılıklar dâhilinde belirleyici öznenin anne olduğunu vurgulayan Pınar “Bakım emeği burda etkileyici elementlerden. Toplumumuz bir çocuğun dünyaya gelmesini kapsayacak ve ona sahip çıkacak kolektif bir anlayış ve duyarlığa henüz erişemedi. Bundandır ki çocuğu dünyaya getiren birincil öznelerin (anne-baba) çocuğa ayırdıkları emek-zaman dahi eşit bölüşülmüş değil. Çocukların karşılaştıkları zorlukların ilk momentidir bu. Dünyaya gelişine karar veren öznelerin çocuğa bakım hususunda ayırdıkları olanakların eşitsizliği. Annesi bakım emeğinden uzaklaşamamış, bunun olanaklarını bulamamış bir çocuğun özgürleşememe/ayrışamama sorunsalı çocuğun duygu dünyasını da keskin sınırlarla çerçeveliyor. Çocuk biraz şanslı ise ikincil bakımverenler (dede-amca-hala-bakıcı) gibi özneler de devrede olabiliyor tabii ancak günümüz Türkiyesi’nde bu olanakların da çocuğun büyüme sürecinde ne kadar şans olduğu tartışmalı.” dedi.

“ÇOCUKLAR SINAVLA AYRIŞTIRILIYOR”

Özellikle mülteci ve bakım verenden yoksun çocuklar içinse Türkiye’nin verdiği umudun aşikâr olduğunu belirten Pınar, “Çocuğun okullanma sürecine geçişinde temel sağlık olanaklarına erişim, büyüme sürecinde ihtiyaç duyduğu bakım ve akabinde okula başlama olanağının olup olmadığını ne yazık ki ampirik bir standartla sabitleyemiyoruz. Fakat kabaca özetleyecek olursak sağlıklı gıdaya erişim, bakım desteği ve ‘nitelikli bir okul’a kavuşumun kendisi Türkiye’de çocukların okullanma süreçlerine varana değin yaşadıkları temel sorunlardan. Yine sınavla çocuk ayrıştıran bir toplum olmanın getirdiği birtakım dezavantajlar var.” dedi.

Çocukların toplumdaki etkin, aktif özne rollerinin her geçen gün risk altında olduğunu ve buna bağlı olarak çocuklara yönelik ihmal ve istismar vakalarında artış yaşandığını belirtmemiz üzerine ise Eda Pınar şunları ekledi:

“Öncelikle bu sorunun psikologlara soruluyor olmasını hep garip bulduğumu bildirmeden edemeyeceğim. Bu, meselenin geleneksel psikoloji anlayışında olduğu üzere ‘bireysel’ anlaşıldığının da bir dışavurumunu garantilemiyor mu? Bu artışı bizatihi inceleyecek olanlar sosyologlar, antropologlar ne bileyim siyaset bilimcilerdir bence. Çocuğu birey olarak ele alalım, istismar eden özneyi bireysel ele alalım, ayrı ayrı psikolojik süreçleriyle ilgilenelim fakat kolektif istismarı dışarda bırakalım. Bu mümkün mü sahiden?”

“İHMAL VE İSTİSMAR TOPLUMSAL ÇÜRÜMENİN DIŞAVURUMUDUR”

İhmal ve istismarın toplumsal çürümenin dışavurumu olduğunu ve meseleyi bireyselleştirmenin aynı zamanda psikolojikleştirme olduğunu belirten Pınar, şunları ekledi:

“İnsana dair süreçleri psikolojikleştirmek ise politikacıların faydasınadır olsa olsa. Toplumsal yaptırımların yetersizliği, çocukların başta ilişkide olduğu çevresi ile kurdukları bağlantıların özgüllüğünün yeterince anlaşılamaması, konuyu erken çocuklukta mahremiyet eğitimlerine kadar indirgedi. Çocuklara katiyetle bedenlerinin özel olduklarını hissettirdiğimizde dış dünyanın zinhar tehlikeli bir yer olduğunu da hatırlatmış olmuyor muyuz? Oysa bir çocuğa özgürce oynayabileceği, kendini güvende hissettiği sokaklar, özneler yaratmak zorundayız. İşimiz gücümüz bu olmalı.”

“İHMAL VE İSTİSMARA YÖNELİK FARKINDALIK KIYMETLİ”

Temel mahremiyet eğitimini asli olarak çocukların yerine yetişkinlerin alması gerektiğini vurgulayan Pınar, “Bir çocuğa içinde bulunduğu toplumun güvende olduğunu hissettirecek bir yaşamsallığı örgütlemeyi, duyguların ve ifadenin sınırlandığı ülke gerçekliğinin kendisi ile yüzleşmek durumundayız. Yüzleşmenin olmadığı toplumlarda ihmal de istismar da meşru görülüyor bana kalırsa. Bu yüzden odağımız kolektivite olmalı. Kötülüğün sıradanlığından başlamalı önce. Bugün ‘bir çocuğu bir köy’ün büyütmesini arzuluyor fakat çocuğumuzu dayısına/halasına/konu komşuya bırakmaya dahi korkuyoruz. Toplumsal yaptırımın olduğu, kitlelerin kültürel ayarlarının yükseldiği bir ekosistemde ihmal ve istismarın da kaçınılmaz şekilde düşüş yaşaması muhtemel, oysa uygarlığın kendisi hem başımıza türlü belalar örüp hem gün gün kendini arzulatıyor. Fakat işimizi uygarlığa bırakamayacağımız da açık. İhmal ve istismara dair farkındalığın kendisi dahi çok kıymetli bu yüzden. Anlatmak, konuşmak, güçlenmek ve güçlendirmek gerekiyor. Galiba bunu mümkün kıldığımızda psikologlardan bahsedebilir hâle geleceğiz.” dedi.

“ÇOCUKLARIN GIDAYA ERİŞEMEDİĞİ BİR ÜLKEDE EĞİTİMİ KONUŞMAYA FIRSATIMIZ KALIYOR MU?”

Çocukların nitelikli gıdaya, eğitime ve yaşam koşullarına sahip olması için neler yapılması gerektiği sorumuza ise krizde olanın gıda değil iktidarlar olduğunu vurgulayarak yanıtlaya Pınar:

“Kendine ‘sosyal’im diyen her devletin temel siyasi programlarında çocukların ücretsiz gıdaya erişim hakkının korunuyor olması gerekir. Türkiye bu bakımdan da sınıfta kalmış durumda. Sivil toplum hareketlerinin tam bu eksende önemli uyarıları var. Diyorlar ki: Okul Yemekleri Koalisyonu’na üye olun. 96 üye ülke var, içlerinde Türkiye yok, neden? “Çocukların ücretsiz gıdaya erişemediği bir ülkede eğitimi konuşmaya ne kadar fırsatımız kalıyor?”, “Devleti devlet yapan ne öyleyse?” gibi sorular peşi sıra geliyor. Bugün insanlar kendi topluluklarını, ortak sofralarını oluşturuyor. Öncelikle gıda topluluklarının işlerinin güçlerinin bu olması gerektiğine inanıyorum. Fakat gıdanın ekonomik değişkenlerle anıldığı bir dünyadan kurtulmak gerek önce, yineliyorum, önce dünyayı değiştirmeye dair umudumuzu güncellemek gerek. Galiba umutsuz olmadığım yegâne yer burası.” dedi.

“ÜZERİMİZE DÜŞENİ YAPMALIYIZ”

İki büyük devrim yaşamış iki büyük ülke örneği üzerinden örnek veren ve ayrıca nüfus bakımından Türkiye’ye oranla çokça dezavantajlı iki deneyim, Sovyet ve Çin deneyimleri olduğunu ve bu iki deneyimin de oldukça öğretici taraflarının bulunduğunu belirten Pınar; “Beğenelim beğenmeyelim, gerçeğin kendisi gerçek olduğu için devrimci ve anmadan geçemeyiz. Üretimin özendirildiği, çocukların komünalitenin gözetiminde hayatın içinde olduğu deneyimler bunlar zira. Anadilde/çokdilli, bilimsel, eşit ve kolektif bir hayatın kendisini kurdukları için olması gerekene yakınlaşma olanağı sundukları için de şans ayrıca. Kendi küçük gezegenlerimizde kotardıklarımız elbette çok kıymetli. Bunun için uğraşan/çaba gösteren herkesi kucaklıyorum. Fakat dünyanın gidişatı bir şeylerin değişmesi gerektiğini çoktan müjdeledi. Zannediyorum üzerimize düşeni yapacağız, şimdi değilse ne zaman?” dedi.

“OKULLAR ÖNEMLİ BİR ROL ÜSTLENİYOR”

Pınar, çocukların aktif özne olduğu ve kendi haklarını talep ettikleri ortamların nasıl yaratılabileceğine yönelik sorumuza ise şöyle yanıt veriyor:

“Öncelikle bu soru için teşekkür etmek istiyorum. Senin nazarında bu konuya kafa yoran herkese aslında. Çocuğun aktif özne olduğu ortamlar bilhassa yetişkinlerin geri çekildiği yerde yeşeriyor. Haklarında bu kadar çok kelam üretmek bazen hadsizce de geliyor. Diğer yandan çocuklardan bahsederken aslında kendi çocukluğumuzu onardığımızı, orayı iyi ettiğimizi de biliyorum. Yetişkin-çocuk arası ilişkiler ne yazık ki çocuk lehine işlemiyor. Dünyaya geleceğinden bihaber olan çocuğun geleceği hakkında bir dünya kararlar alarak başlıyoruz çocukla ilişkilenmeye. Bir çocuğun bireyselliğinin örgütlenmesi ise -Türkiye için konuşacağım- nereden baksak on sekiz yılını alıyor. Yetişkinin, yetişkin ve çocuğa nazaran daha fazla deneyim bilgisine sahip olmaktan ileri gelen bir iktidar alanı var. Önce bunun kırılması gerekiyor. Fakat her ezen-ezilen ilişki formatında olduğu gibi bunun da toplumsal ön koşullarının oluşması elzem. Yetişkinin sadece kendi deneyiminin ürettiği bilgiden geri çekilebilmesi bile çocuğu rahatlatıyor, ferahlatıyor. Çocuğun ilk örgütlü sosyal yaşantısı olması bakımından okullar oldukça önemli bir rol üstleniyor. Ne yazık ki okullar hem ücretli hem de arzulanan niteliği üretmek bakımından yetersiz. Eğitime yönelik politikaların sınav gerçekliği ile çerçevelendiği anlayışın erimesi kuşkusuz önce çocuğu, sonra yetişkini yatıştıracak.”

“BAKIMVERENLERİN ÇOCUKLA KURDUKLARI İLİŞKİ GÜÇLENDİRİLMELİ”

Bununla birlikte bakımverenlerin çocukla kurdukları ilişkilerin güçlendirilmesinin çocuğun aktif özne rolünü oldukça desteklediğini belirten Pınar, “Eşit ilişkiler kurulması, tarihsel epizodlardan kaynaklı mümkün görünmese de özellike çocuk-ebeveyn, çocuk-öğretmen ve çocuk-toplum ekseninde eşdeğer ilişkilere yakınlaşmanın mümkün olduğunu söyleyebilirim. Bunun yolu da kuşkusuz yine-yeni-yeniden öğrenmeden ve kendini daimi ele alarak yol almaktan geçiyor. Toplumun birbirini pozitif manada denetlediği bir atmosferde kuşkusuz çocuklar bir nebze soluk alabilecekler, kolektif denetimin olanaklarına biraz yol aldıralım yeter ki. Bırakalım ‘çocuklar geleceğimiz’ olmaktan çıkıp kendi yollarına bakmayı, kendi kendilerine deneyimlesinler. Kendiliğin yeşerttiği ilgiler, ne bilgiler üretecek sonra…” diyerek sözlerini sonlandırdı.



Yorumlar

Popüler Yayınlar